SULAR,  SUSUZLAR,  SOYSUZLAR

                                                                                                                                                                                                              Ertuğrul TORUN

                                                                            

 

       Su, yaşamın en önemli kaynağı. Olmazsa olmaz. Ancak küresel ısınma nedeniyle gittikçe kaynakları tükenmektedir. Bu nedenle ister istemez parasal gücü olanların, geleceğini önceden planlayan uyanıkların ilgisi bazı bölgelerde halen mevcut olan ve uzun süre olacak olan kaynaklara yönelmektedir.

 

       Önlemler alınmazsa, önümüzdeki on yıl içinde fırtına, kuraklık ve gıda krizleri çıkacaktır. Üç milyar insan susuz kalacak, dünya nüfusunun yarısı ölebilecektir. İklim değişiklikleri güvenlik sorunlarına yol açacaktır. 22 Mayıs 2008 de açıklanan Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı raporu. Başka bir bilimsel açıklama; Küresel ısınma önümüzdeki yıllarda ekonomide yüzde yirmi daralma yaratacaktır. 3 derecelik ısınma Avrupa da kuraklığa neden olacak, dört milyon insan susuzluktan ölebilecektir.

 

        Bu bilimsel açıklamalar ve gözlemlenen kuraklık belirtileri gözlerin bölgemize çevrilmesine neden olmaya başlamıştır. Su kaynaklarının bolluğu, yer altı kaynaklarının zenginliği, bölgemizde değişmeyen iklim şartları daha da cazip olmaktadır. Bölgeye ve insanlarımıza ekonomik olarak hiçbir fayda sağlamayacak olan (HES) santrallerinin arkasındaki gerçekleri iyi anlamalı ve zamanında önlem alınmalıdır. Bu konuda duyarlı olanlar yazılar yazmakta ve bazı seminerler düzenlemektedirler. Bu yeterli değildir. Şavşat insanı birlik olma, birlikte hareket etme konusunda biraz duyarsızdır. Sadece orada olanlardan beklemek haksızlık olur. Dışarıda olanların, konu hakkında bilgi sahibi ve araştırma yapanların daha fazla desteklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Hassasiyeti görmek için bir takım sıkıntıların ve acıların yaşanması mı gerekmektedir? Bir örnek, Kesim yapılıyor diye kırk yıldır resmen katliam yapılan Akdamla köyü ormanının artık durdurulması için verdiğimiz mücadelede Orman Bölge Müdürünün tahribatı bizzat yerinde görmesini sağlamamıza rağmen durdurulmadı. Halen kesim ve katliam devam ediyor. Bu konuda hiçbir destek göremedik. Satılan sularımız ve derelerimiz konusunda da duyarsız davranılır ve geç kalınırsa değerli su kaynaklarımız elden gidecektir.

 

       Fetih ten sonra Fatih, Bizans İmparatorunun sarayını gezerken mahzene iner. Derinden gelen iniltileri duyunca ne olduğunu anlamak ister. Kapıları bir bir yoklar, küçük taş bir oda da zayıf, yaşlı bir papazla karşılaşır. Sorar.”Bu ne haldir, sizi niye hapsettiler?” Papaz cevap verir.”Kuşatma başlayınca İmp. Kostantin Dragazes beni huzuruna çağırdı. Şehrin Osmanlılar tarafından alınıp alınamayacağını sordu. Şimdiye kadar okuduklarıma, öğrendiklerime ve Bizans’ta yaşananlara dayanarak bu kuşatmanın son olduğunu, şehrin elimizden çıkacağını ifade ettim. Çok kızdı beni hem dövdürdü hem de buraya kapattırdı.” Fatih bir an düşündükten sonra sorar.”Peki bu şehr-i İstanbul gün olur bizim elimizden de çıkar mı?” Cevap düşündürücüdür. “Zamanla içinizdeki fesat arta, insanınız kendi menfaatine ram ola, malını yabancılara satanlar çoğala ve yabancıdan medet umanlar ziyade ola, şehir sizden dahi çıka.”

 

       Sadece İstanbul değil, ülkemizin dört bir yanında yakın geçmişteki ve bu günkü iktidar tarafından her şeyimiz hoyratça satıldığına göre, yakın gelecekte Filistinlilerden daha kötü duruma düşmeyeceğimizin garantisini kim verebilir? Sattım, satıyorum soysuzları oldukça.

       Çanakkale’de ikiyüzellibin, Sarıkamış’ta doksan bin, Yemen’de ve daha nice yerlerde, kurtuluş savaşında ülkemizin her köşesinde verdiğimiz şehitlerin üzerimizde haklarının olduğunu hatırlayıp onların bize bıraktıklarını bizde gelecek nesillere bırakabilmek için birlik olup sahip çıkmalıyız. Birlik ve sadakat her sorunu çözer.

 

                                                                                                    Ertuğrul TORUN

                                                                                                       09.08.2009

 

 

 

                                                                                                                                                                                                              Ertuğrul TORUN

                            

                                    SİYASET SEKTÖRÜNE KURBAN SELİN’LER

 

 

       Şavşat’ta yağan aşırı yağışla birlikte yaşanan faciayı hep birlikte izledik. Sonuç hüsran. Her zamanki gibi karşılıklı suçlamalarla uyutulduk. Kimse sorumluluğu üstlenmedi. Üstlenmezde.

 

        Bizde siyaset bir sektördür. Belli kesimlerin yıllarca kazanç kapısıdır. Sermaye koymadan tatlı ve kolay kazanç. Sadece oyuncuları değişir arada bir. Ne devleti idare etme bilgi ve yeteneği vardır, ne de toplumu düşünen. Toplum kendi kaderine terk edilmiş nasıl yaşadıkları siyasetçilerin umurunda bile değildir. Birlik olup haklarına sahip çıkma ya da yapılan yanlışlıklara birlikte hesap sorma bilincine ulaşamamıştır. Sebebi ise bir taraftan pozitif bilimler dâhil hiçbir faydası olmayan eğitim sistemi hüküm sürdürülürken diğer taraftan insan ahlakını düzene sokan, toplumun birlik ve düzenli olarak nasıl yaşaması gerektiğini açıkça belirttiği İslam rehberi kuran yeterince anlaşılamamış insanlara anlatılamamıştır. Şekilci bir inanış tarzı empoze edilmiştir. Büyük çoğunluğu Müslüman olduğu söylenen ülkemiz insanının ne yazık ki yüzde doksan dokuzunun o vasıfları taşıdığı söylenemez. Ahlaki zayıflık dürüstlüğe hâkim olduğundan sorun buradan kaynaklanmaktadır. Küresel yönetmenlerinde devreye girmesiyle siyaset bizde sektöre dönüştürülmüştür.

 

       Ağır vergilerle elinde ne varsa aldıkları kesimlere, emek ve iş gücüyle sömürülen kesimlere hiçbir şey verilmezken, kaynaklar devlete vermesi gerekenlerle siyasi sektör tacirleri arasında paylaşılmaktadır. Bunu gören bürokrasi de kendi çıkarını garantiye almıştır.

 

       Milletin emrine girmek, hizmet, gerekirse hesap vermek için oluşturulan bürokrasi böyle güçlenerek vatandaşı kendi refah ve otoritesinin bir vasıtası olarak görmeye başlamıştır. Bürokrasiye göre vatandaşın hesap sorma hakkı yok. Buna mukabil başta itaat olmak üzere mükellefiyetleri var. Devlet yapı işleyişinde yönetilenler devre dışı bırakılmıştır. Siyasiler sektör ticareti yaparken idare etme ve irade zafiyetleri olduğundan bürokrasiye bu kozu vermişlerdir.

 

       Selin’lerin ve kızını evlendirecek annelerin yaşama hakkını elinden alan deredeki bent ve kanalların hatalı ve eksik yapılmasını, ufacık bir depremde dahi yerle bir olup yüzlerce binlerce cana mal olan özellikle kamu binalarının hatalı yapılmasını, daha yapımı bitmeden bozulan şehirlerarası yolların hatalı yapılmasını, teslimatı yapılmadan bozulan kaldırımların, yolların, caddelerin hatalı yapılmasını kontrol etmeyen, engellemeyen sorumlulara hesap sorup cezalandıracak adaletli yargıyı da bulamazsınız. Siyasi otoriteyi de.

 

       Millete hizmet diye yaptırılan sadece birkaç örnek saydığımız iş ve hizmetler için ödenen her yüz TL’nin kırk TL’si siyasi sektör ve bürokrasi arasında paylaşılmaktadır. Paylaşılmaya devam edecektir. Bu çark döndükçe daha çok Selin’ler kurban olacaklardır.

 

      

                                                                                                 Ertuğrul TORUN

                                                                                                       07.08.2009

 

 

 

ÇORUH’UN KONUŞAN TARİHİ ETRAFINDA

Yunus ZEYREK

 

Hayli zamandır ki Gürcistanlı âlim ve müelliflerle kalem münakaşası yapmadık. Doğrusu bundan da memnundum. Bu tür yazılara cevap ulaştırmak, insanı çok yoruyor ve hatta sinirleri yıpratıyor. Zira bazı kalemler, bilim namusu ve insanlık duygusundan çok uzak… İflah olmaz bir ırkçılık illetinin tutsağı olan bu kalemler, ne deseniz dinlemez, ne yazsanız anlamaz! Hiçbir tarih kaynağını incelemiyorlar. Damarlarında kendilerini cûşuhuruşa getiren şoven kanın azdırmasıyla doludizgin koşuyorlar. Dil yok, üslûp yok, kaynak yok, bilgi yok! Eline kalemi alan, “Herkes Gürcü, her taraf Gürcistan, en büyük biz!” yaygarasıyla ortalığı velveleye veriyorlar. Böyle bir ortamda hangi üslubu kullanacağımızı tespitte zorluk çekiyoruz.

1997-2003 yıllarında bu meseleler etrafında birçok yazı yazdık; bu yazılar birkaç kitap oldu. Kimi cahil kuklalar, internet sitelerinde naçiz şahsımı hedef alan birçok seviyesiz sözler yazmaktan utanmadılar.

Bu tür polemiklere girmek istemiyorum. Lâkin son günlerde dikkatimi çeken bir kitap beni hiç istemediğim bir konuda yazı yazmaya mecbur etti. Zira yukarıda dediğim gibi, yine aynı hikâyeler! Ama bu iyi niyet ve bilim fukarası yayınlara imza atanlar, bir de akademisyen kesilmez mi! İşte bizi yazmaya mecbur kılan asıl sebep bu! Yoksa internet sitelerinde, tetri-petri takma adlarıyla, içinde yaşadığı millete ve vatandaşı bulunduğu devlete akıl almaz kin ve namussuzlukla hakaret edenlere diyeceğimiz yok!

1945 yılında Gürcistan Komünist Partisi gediklisi ve aynı zamanda Bilimler Akademisi üyesi olan iki Gürcü profesörün, Türkiye’nin kuzeydoğu topraklarını açıkça isteyen makalesini bilenler bilir. Günümüz Gürcü bilginleriyle konuşurken onlara sahip çıkmadıklarına şahit oldum. Zira, konuştuğumuz Gürcü dostlar, onların Sovyet rejimi kuklası olduğunu, iddialarının ve yazdıklarının gerçek Gürcü halkıyla ilgisi bulunmadığını söylediler.

Peki şimdi Kutayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Tariel Putkaradze ne diyor? Biz ona ne diyeceğiz? Bundan birkaç sene önce muhterem eşi Prof. Şuşana Putkaradze’nin yazılarını hayli ölçüp biçmiştik! Şimdi sahnede Tariel Putkaradze’yi görüyoruz!

Tariel Putkaradze’nin Kutayıs Üniversitesi tarafından neşredilen Şavşat’la ilgili incelemelerini ihtiva eden kitabının web çıktısını alıp gözden geçirdim.*

Bu kitabı düzeltmek için en az bir o kadar yazı yazmak lâzım. Ama bizim böyle akıl, iz’an ve bilim dışı iddialarla uğraşmaya ne zamanımız ne de mesaimiz müsait! Özetlemek gerekirse, hep aynı terane: “Trabzon ve Rize neyse ama Ardahan, Artvin ve Oltu, Tortum çevresi, tarihî Gürcistan’dır. Burası Türkiye’nin istilâsı altında bulunmaktadır. Buranın mevcut halkı da Gürcü kökenlidir. Osmanlılar tarafından Türkleştirilen bu ahaliyi eski din, dil ve kültürüne kavuşturmamız lâzım!”

Şimdi Putkaradze’nin kendi ifadelerine bakalım, neler söylüyor!

 “Tarihsel Gürcistan topraklarının önemli kültürel merkezlerinden biri olan İmerxev, Kalarcet-Şavşet’in bir parçasıdır. Otokton (yerli) Gürcülerle yoğun yerleşim yeri olan tarihî Yukarı Kartli, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içindedir. MÖ. II. bin yılın ortalarında Çoruh vadisi, genel olarak Yukarı Kartli, Gürcistan’ın merkeziydi (s. 4).”

 

Bu ifadeleri okurken insan hayrete düşüyor. Bölgedeki şehir ve kasabaların günümüzdeki adlarını bilhassa kullanmayan, antik adları kullanmaya özen gösteren müellif ne demek istiyor? Bugünkü Artvin ili ve Erzurum’un kuzey ilçelerini içine alan bölge, tarihte Gürcistan’ın merkeziymiş! Bölgenin ahalisi de Gürcüymüş! Bu iddiaları ortaya atan kişi,

iddialarına kendisi inanıyor mu? Bizim bildiğimiz, kendi atlaslarında da gösterildiği gibi, Kartli’nin güneyi, iç kısmı ve yukarısı, tamamen Tiflis şehrinin bulunduğu bölgeden ibarettir. Kartli’nin batı sınırı Tiflis’e 150 km mesafede maden sularıyla meşhur Borcom Boğazı’nda ve Suram Dağlarında sona ermektedir. Kaldı ki daha eski çağlara gidersek Gürcülerin de Babil’den geldiklerini görürüz. Putkaradze, ilmî gerçekleri yok sayarak ve haddini aşarak Türk topraklarını tarihî Gürcistan olarak göstermekte ve buraların da Türkiye’nin işgali altında olduğuna işaret etmektedir. Bir yandan bunları yazıp yayarken diğer yandan da Türkiye-Gürcistan dostluğuna sık sık vurgu yaparak çok adi bir şark kurnazlığı sergilemektedir.

Nasıl bir devlet ki, tarih boyunca tam yüz yıl tek başına iki ayağı üzerinde duramamıştır! Bölgeye her gelen kolaylıkla buraya hâkim olabilmiştir! Pers, Hun, Hazar, Bizans, Arap, Türk, Moğol, Safevî, Osmanlı ve Rus… Bu isimler, VI. yüzyıldan bugüne kadar Gürcistan hâkimiyeti tarihinin özetidir!

 

“XVI-XVII. yüzyıllarda Güney Gürcistan, tarihî Mesketi kapsamındaki Samsxe, Cavaxet, Acara, Kalarcet, Çanet, Speri, Kola, Tao, İranlılarla Türklerin çatışma alanıydı. Şavşat-İmerxev’e Jakelilerin ayrılıkçılığı büyük zarar verdi (s. 4).”

 

Buradaki coğrafî isimleri okuyucularımız için açıklayalım: Samsxe/Ahıska, Cavaxet/Çıldır-Axılkelek, Acara, Kalarcet/Artvin-Ardanuç, Çanet/Batum-Hopa, Speri/İspir, Kola/Göle, Tao/Tav Eli-Oltu. Olur ilçemizin halk arasında eski adı Tav-usker’dir. Gürcüler, merkezi Ahıska vilâyeti olan bütün bu yerleri içine alan bölgeye Mesketi demektedirler. Mesketi ne demektir? Bu bir kavim adı. Peki Mesk/Mesx dedikleri kavim Gürcü müdür? Kendilerinden başka hangi kaynak böyle yazıyor? Ünlü şair Şota Rustaveli, neden Gürcüyüm demiyor da Mesx’im diyor?

Okuyucuyu yormamak için kısaca Kafkaslar ve Kuzeydoğu Anadolu sahasının eski sakinlerini belirtmekte fayda var. Türk âlimi Zeki Velidî Togan, Türklerin tarihî devirlerde Önasya’ya doğru yayılmalarının Sakaların fetihleriyle başladığını belirtmektedir. O diyor ki: “Saka hükümdarının adı Asur kitabelerinde Gog diye yazılmıştır. Gog’un idaresinde Kuzey Kafkasya’daki Kimmerleri sürüp izleyen Sakalar, şimdiki Kuzey Azerbaycan’a indiler. Bu hadise MÖ. 665 yılında vaki olmuştur. Coğrafyacı Strabon’un Gogaren diye andığı ülke Saka yurdudur. Gog, gök; Gogar da Göker olsa gerek. Sakasen adıyla da bir şehir kurdular. Onları müteakiben 336 yılında Masagetler doğudan gelerek Kafkasya güneyine geçtiler.”

Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos’un Vekayiname’sinde Masagetlerin, Herodot’ta da geçtiğini ve İskitlerin bir kolu olarak gösterildiğinden bahisle onların Ceyhun nehri kıyılarından batıya göçüyle Kafkaslara Masaget memleketi denildiğini yazmaktadır. Aynı bahisler, Tebrizli tarihçi Zehtabî’nin kitabında da var.

İskitlerin Sakalar olduğu konusunda tarihçiler arasında bir ihtilâf yok. Ermeni tarihçi Vardan, XXI. yüzyılları anlatan Cihan Tarihi’nde İskitlerden söz etmektedir. Zeki Velidî Togan, Ermenilerin Türk kökenli Orta Asya kavimlerini İskit adıyla andıklarını belirterek “Türklerin tarihî devirlerde Önasya’ya doğru yayılmaları, Sakaların fütuhatıyla başlar.” demektedir. Yine Togan, Sakalarla birlikte Azerbaycan ve Kafkasya sahalarına gelen Türk kavimleri arasında Hun, Sabir (Subar/Sibir) ve Udinleri de zikreder. Bizans kaynaklarında Masagetlerin Türk olduğuna dair kesin bilgilerin olduğunu belirten Togan, bu kelimenin birinci kısmının kavim adı, sonundaki -et takısının da çokluk eki olduğunu ifade etmektedir (Masak-lar).

Bu bilgiler ışığında Gürcülerin Ahıska bölgesine verdikleri Mesket adını nasıl anlamalıyız? Bölgede bu kadar eski bir mazisi olan Türkleri görmeden yazılan tarihin ilmî bir değeri olur mu? Hazar ve Karadeniz gibi iki denizin arasındaki topraklarda binlerce yıl geçmişi olan bir milletin kültürel mirası nereye gitti?

Kartli’nin tarihî başkenti Tiflis’in kuzeyindeki Mesketa şehridir. İranlılar tarafından kurulmuş olan Tiflis şehri, VI. yüzyıldan itibaren Kartli’nin merkezi olmaya başlamış, VII. yüzyılın ilk çeyreğinde Bizanslılar ve Hazarlar arasında el değiştirdi. Bu yüzyılın sonlarına doğru şehir Araplar tarafından zapt edilmiştir. Bu asırlarda Kafkasya’daki hâkim güçlerden Hunların yerini Hazar Türkleri almıştır. Bu arada yine Arap-Hazar mücadelesiyle şehir Araplarla Hazarlar arasında el değiştirdi. 1068’de Sultan Alp Arslan Gürcistan’dadır. Tiflis Müslüman Arap Emîrliği, Sultana bağlılığını bildirmiştir. 1071 Malazgirt Zaferiyle bölgeden kovulan Bizans’ın yerinde Türk otoritesi görülmektedir. 1080 yılında Posof’un Kol köyü yaylalarında Bizans-Gürcü birleşik ordusunu mahveden Selçuklu ordusu Karadeniz’e kadar olan yerlerin hâkimi olmuştur. Gürcü kaynakları bu hadiseye Didi Turkoba (Büyük Türk Bayramı) olarak anmaktadır. Bu Türk fetihleri, Gürcü tarihlerinde ilmî üslûp ve ciddiyet bir kenara bırakılarak bin bir hakaretle anılmaktadır.

Ne Araplarla ne de Müslüman Oğuzlarla mücadele edebilen Gürcüler, kendilerini savunacak güçten mahrum bulunuyordu. Gürcü tarihçilerin ifadesiyle, “Kralın ve derebeylerinin muhafız kıtalarıyla bazı kalelerdeki küçük garnizonlar dışında Gürcistan’da daimî ve muntazam askerî birlikler mevcut değildi. Kral Davud, muntazam bir ordu teşkili lüzumuna kanaat getirdi.. Bu daimî orduyu Kuzey Kafkasya’daki Kıpçaklardan kurmağa karar verdi. Bunun tahakkuku için Kıpçak Hanıyla uzun müzakereler yapmak icab ediyordu. II. Davud’un karısının Kıpçak Hanı Şarhan’ın oğlu Atrak’ın kızı olması, onun bu teşebbüsünü kolaylaştırıyordu. Bu, küçük ölçüde bir halk muhaceretiydi. 45.000Kıpçak muharibi, aileleriyle birlikte Gürcistan’a göç ettiler. Cavaxişvili’ye göre bunların sayısı 200.000’i geçiyordu.”

O devirde böyle bir nüfusun neler yapabileceğini iyi düşünmeli. Nitekim Gürcü Kralı bunlardan meydana gelen muazzam bir ordu kurarak Selçuklular üzerine yürüdü. 1121 yılında vuku bulan Didgori savaşıyla 400 yıldan beri Gürcülerin elinde bulunmayan Tiflis şehri Selçuklulardan alındı. Başkent, Kutayıs’tan Tiflis’e taşındı. Kıpçak akınları Erzurum kapılarına kadar dayandı.

Gürcistan’da ordu başkumandanı, şûra başkanı, maliye bakanı olarak devleti yöneten bu insanlar nereye gitti? Magalaşvili, “Bütün Kıpçaklar Hristiyanlığı kabul ederek bilâhare Gürcüleşmişlerdir. Bunlara ilâveten Gürcü tarihçilerinin Na-Kıpçagani dedikleri eski Kıpçaklar da vardı.” demektedir.

Gürcü tarihçiler, Caklıların Gürcü olduğunu öne sürerken onların Gürcülere zarar verdiğinden de bahsediyorlar! Bugün yeni adı Yurtbekler olan köyün eski adı Cak olup burası  Kıpçak Atabeklerinin tarihî kalesidir. Posof’un güneydoğusundaki bu küçük köy, adını, yukarıdan gelip Posof Çayına karışarak Ahıska’ya doğru giden dereden almaktadır. Posof yerlileri buraya Caksuyu derler. Eski kale biraz yıkılmış olsa da halen ayaktadır. XI. yüzyılda (1118) Gürcistan ordu ve maliyesinde kesin söz sahibi olan Kıpçaklar, o zamanlar Gürcü kilisesine bağlı Ortodoks Hristiyan olduklarından Dede Korkut Destanlarında kâfir olarak anılmaktadırlar. Bölgenin Moğol-İlhanlı hâkimiyeti altında bulunduğu bir devirde 1268 yılında Caklı Atabekler Ahıska merkezli bir hükûmet kurdular. Gürcü tarih atlaslarında da gösterildiği gibi Sa-Atabago (Atabek Yurdu) işte bu Hristiyan Kıpçak Türklerinin hükûmet bölgesidir. Bu hükûmet, Osmanlı ordusunun 1578 yılında vaki olan Kafkasya seferiyle Osmanlı’ya katıldı. Yalnız burası değil, Tiflis, Şirvan ve Derbent, Dağıstan da, ta Hazar Denizi’ne kadar... Osmanlı fethiyle Müslüman olan Caklı ailesinin bölgedeki hâkimiyeti valilik ve beylerbeyilik suretiyle devam etti. Bugün de onların torunlarının bir kısmı Atabek soyadıyla şerefli birer Türk vatandaşı olarak yaşamaktadır.

 

“Osmanlılar, Büyük Sultan Süleyman zamanında (1445-1573) bütün Çoruh havzasını ele geçirdiler. Osmanlılar, buralara Türk, Tat ve Terekeme yerleştirdi. Buradaki yerli Gürcüler lehçelerini (Laz, Şavş, Tao, Maçaxel, Livan) ana dili olarak koruyorlar (s. 5).”

 

Burada, Kanunî devri fetihlerinden bahsedilmektedir. Lâkin Osmanlılar buraları Gürcülerden almadı. Moğol-İlhanlı Devletinin sahneden çekilmesiyle bölge İran-Safevî Türkmenlerinin hâkimiyetine geçti. O zamanlar bölgede Safevî Devleti’ne bağlı Ahıska merkezli Hristiyan Kıpçak Atabekleri hükûmeti vardı. Gürcü tarihçilerin, kendilerine ihanet etmekle suçladıkları ve her fırsatta hakaret ettikleri Atabekler, Yavuz’un Çaldıran Seferi sırasında Osmanlı’ya yakınlık göstermeye başlamışlardı. Hristiyan olarak bir zamanlar Gürcülerin safında yer alıp savaştıkları Türklerle artık savaşmanın gereksizliğini anlamış olmaları çok tabiidir. Şu hususu belirtmeli ki bölgenin ahalisi tamamen Türklerden meydana gelmekteydi. Buralarda yerleşik bir Gürcü nüfusundan bahsetmek kadar abes bir şey olamaz. Bir kere bölgede Tat diye bir nüfus yoktu; Tatlar, Azerbaycan’da yaşayan İranî küçük bir gruptur. Çoruh havzasında Tat’tan bahsetmek saçmalıktan başka bir şey değildir. Türk ve Terekeme farklı bir şeymiş gibi bahsedilmesi de cehalet örneğidir. Yazar bazı yer adlarıyla etnik adları bir arada anarak bilmeyen okuyucuda kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Livan ne demek, Şavş ne demek? Maçaxel ve Tao/Tay’k/Tav Eli bölge isimleri…

Bir zamanlar Lazların   Gürcü olduğu propagandasını yaptılar. Fakat Lazlar, eski bir Kafkas grubu olsa da Kartvellerle bir alâkası yok. Ama bugün Türkiye’de Laz grubun yaşadığı Arhavi, Fındıklı ve Hopa’da küçük bir araştırma yapsanız, birçok insanın atalarının Kafkas veya Anadolu’dan gelmiş olduğunu duyarsınız. Öyle anlaşılıyor ki Lazlar ve Acarlar, Arap akınlarıyla batıya sıkışan Kartvellerin dil baskısına uğramış olsalar da Oğuz ve Kıpçaklarla karışmışlardır. Günümüzde Lazların etnik bir problemi yok. Lâkin Acara’da devam eden bir Kartvel zulmünden rahatlıkla bahsedilebilir. Nitekim yakın zamanda Acara Başbakanı bile Acaralıların resmî dairelere tayin edilmemelerinden yakındı! Yazımıza bahis teşkil eden iddiaları kaleme alan Tariel Putkaradze, bir dakikalık vicdan muhasebesi yapsa bu konuyu en iyi o bilir!

 

Ruslar Anadolu’dan din adamları davet ediyor, bu da sadece Müslümanlaşma sürecini değil, Türkleşme sürecini de derinleştirdi (s. 5-6).”

 

Gürcistan coğrafyasında bugüne kadar en az hâkim unsur Gürcülerdir. Pers, Hazar, Arap, Bizans, Kıpçak-Oğuz Türk hâkimiyeti senelerinin hesabı yapılırsa Gürcülerin kendi ülkelerinde kaç sene hâkim oldukları ortaya çıkar. Bu da onlar için övünülecek değil dövünülecek bir rakam olur! Zaten kendisi söylüyor: “Gürcistan İranlılarla Türklerin çatışma alanıydı.” O zaman sorarlar: Siz nerelerdeydiniz? Neyse bahsi uzatmadan sadede gelelim. Hazret utanmadan Rusların Türklüğe ve İslâmiyete hizmet ettiklerini söylüyor! Rusların çizmesine sarılarak onlara ülkesini peşkeş çeken kim? 1700’lü yıllar Kral Erekle’nin, ülkesini Ruslara teslimine şahittir. 24 Ocak 1784 tarihi ise Ruslarla yapılan ve Gürcü milletini rencide etmesi gereken aşağılık maddelerin imzalandığı bir tarihtir. Düşünün ki Safevî Türkmenlerinin elindeki bu coğrafya, 1578 yılında Osmanlı Devleti’ne katılmış. Gürcistan, 1769’da Osmanlı’dan çıkmış, bilâhare Ruslara teslim olmuştur. Kartveller, o tarihten itibaren vuku bulan Osmanlı-Rus savaşlarında, Rusların Türkiye’ye doğru düzenledikleri saldırılarda Rus askerinin önünde koşmuşlardır! Düşün ki Ruslar olmasaydı bugün Gürcistan diye bir ülkenin olması mümkün müydü? Bu coğrafyada Türk otoritesine son veren, bölgeden Türk unsurunu uzaklaştıran, Hristiyanlık idealiyle Gürcistan ve Ermenistan diye iki devlete can veren Ruslar değil mi? Böyle bir milletin Anadolu’dan Müslüman din adamı getirdiğini, bölgeyi Türkleştirdiğini iddia etmenin analizi, psikiyatri hekimlerinin işidir.

 

“Ahıska Paşalığında Türk olarak kabul edilen nüfusun büyük bir kısmı Gürcü’dür. Bunlar, Haz. Ömer Müslümanlığını benimsemiş olup Gürcü dilini, Gürcü soyadını, töre ve geleneklerini kaybetmemiş, Gürcü boyu olarak kalmışlardır. Rus İmparatorluğu, Osmanlıların Müslümanlaştırdığı Gürcülerin dinlerine yeniden dönmesine engel oluyordu (s. 6).”

 

Ahıska bölgesinde yaşayan ve sırf Türk olduğu için bin bir zulme maruz bırakılan halkın Türk olduğu bir türlü kabul edilmiyor! Bu halkta ne Gürcü dili, ne adı ne de Gürcü geleneği söz konusudur! Sen kimi kandırıyorsun! Eğer öyle olsaydı babanız Stalin, 1944’te bir kış gecesi bu zavallı halkı yerinden yurdundan söküp atar mıydı? Şimdi de Avrupa Konseyi kararlarına rağmen bu sürgün halkın yurduna dönmemesi için elden geleni yapıyorsunuz. Hz. Ömer Müslümanlığı ne demek? Bunu anlamak da mümkün değil. Ama gerçek olan bir şey var: Bu halk Türk ve Müslüman! Bunlar Gürcüymüş de Osmanlılar Müslümanlaştırmış; Rus İmparatorluğu da bunların eski dinlerine dönmesine müsaade etmemiş! Tabii ki bu da tamamen psikiyatrik bir nokta!

Yukarıda bahsettiğimiz Kıpçak varlığı nerede diye sorunca, Gürcü âlimleri (!) rahatça, onların Gürcüleşip gittiğini söylemekte ve yazmaktadırlar. Bu, gerçektir. Lâkin gerçeğin bir kısmıdır. Zeki Velidî Togan bu hususu şöyle tespit etmektedir: “Kıpçak camiasının Hristiyanlığı kabul edenlerinin dağılıp münkariz gitmeleri, tarihimiz için çok ibret verici bir keyfiyettir.” Ama gerçeğin yarısı farklıdır, o da Artvin, Ardanuç, Şavşat, Oltu ve Ahıska (Atabek Yurdu) Kıpçaklarıdır ki, Osmanlı fethiyle Müslüman olmuş, Türk milletiyle kucaklaşmıştır.

 

“Moskova ve Kars antlaşmalarında (1921) Gürcistan hükûmeti görmezden gelinerek Gürcistan’ın tarihî önem taşıyan yerleri (Artvin, Oltu, Şavşat, İmerxev) Türkiye’ye bırakıldı. 1993 yılının belirsizlik ortamında bu anlaşma süresi uzatıldı. Bağımsız Gürcistan,Türkiye’nin Türk dünyasına giden yolunun geçtiği tek yerdir. Türkiye-Gürcistan’ın iyi komşuluk ilişkileri iki ülke yararınadır. Bir aktüel konu daha: Eski toponimler (yer adları), yerli nüfusun dilini saklar (s. 7).”

 

Moskova ve Kars antlaşmaları sırasında Gürcü hükûmeti diye bir şey mi vardı? Gürcü hükûmeti üyeleri Batum’dan gemiye binerek canlarını zor kurtardılar. Ama Sovyetler Birliği’nin tepe noktalarında bulunan zevat arasında hatırı sayılır hayli Gürcü vardı: Stalin, Beriya, Orjonikidze vs. Söylenecek bir şey varsa onlara söylemeli. Zira onlar, Gürcistan’ın menfaatlerini Rus menfaatleriyle birleştirmişlerdi. Doğrusu bu keyfiyet, bölgedeki Türk varlığının aleyhine olmuş, Gürcistan’ın da lehine olmuştur. Bu hususu inkâr etmemeli. Söz konusu antlaşmalarla güya Gürcü toprağı olan Ardahan, Artvin ve Oltu Türkiye’ye bırakılmışmış! Peki aksini düşünebiliyor musunuz, Ruslar olmasaydı, Batum ve Ahıska şimdi hangi sınırlar içinde olacaktı?

“1993 yılı belirsizlik ortamında bu antlaşmaların süresi uzatıldı!” buyuruyorsunuz. Yani bunun Türkçesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, onun imzaladığı antlaşmaların da yürürlükten kalktığını, dolayısıyla Ardahan ve Artvin’in Gürcistan’a iadesinin gereğine işaret etmek istiyorsunuz. Bunu da adam gibi söylemiyor, satır aralarında dolambaçlı ifadelerle sözü Türkiye-Gürcistan dostluğuna kaydırıyorsunuz! Lanet olsun böyle dostluğa! Böyle kancıkca ifadelerden dostluk çıkmaz. Ama biz şunu söyleyebiliriz: Dar gününde yanında olan bir millete ve bir kadeh şarap uğruna kendinden geçen iş ve devlet adamlarına karşı bu yüzsüzlük revadır! Yok Türkistan’a giden tek yolmuş, iyi komşuluk ilişkileri yararlıymış ve arkasından da eski yer adları yerli nüfusun dilini saklarmış! Yerli nüfus da Gürcü’ymüş!

Bu birbirini tutmaz ve akıl iz’an almaz saçmalıklardan ne çıkaracağız? Dostluk mu düşmanlık mı?

Yer adlarına gelince… Yüzyıllarca bu bölgede Türklerle Gürcüler ve Ermeniler birlikte yaşadılar. Üstelik Ortodoks olan bazı Türk kavimleri, Gürcü kilisesine bağlıydılar. Bunların büyük bir kısmının Gürcülerin arasında eridiği de doğrudur. Görülüyor ki bölgede Türk varlığının tarihi milattan önceki tarihlere uzanmaktadır.

Gürcü kaynakları, Kral Vaxtang’ın karısı Siti Xatun’un Bana (Penek) kilisesinde defnedildiğini yazmaktadır. Bu temiz Türkçe isim nereden gelmiş? Biz bu isimde bir başka hatuna Divriği’de “Sitti Hatun Türbesi”nde de rastlıyoruz. Osman Turan, bu hanımın bir Türk prensesi olduğuna işaret etmektedir.

Böyle bir coğrafyada yer adlarının çeşitlilik arz etmesi çok tabiidir.

Gürcülerin bu gayretleri yeni değil! 1873 yılında bu duygularla bölgeyi dolaşan N. Kazbek, dağda bayırda Gürcüleri aradı. Fakat hüsranla döndü. Türkiye Gürcistan’ında Üç Ay adlı notları, bu ayal kırıklıklarıyla doludur. Şu garip ifadeler ona aittir: “Tortum’un ahalisi olan Mesxilerin hepsi Müslüman’dır. Türkçe konuşmalarına rağmen anadilleri Gürcücedir.” Bu nasıl anadildir ki konuşulmuyor? Konuşulmayan bir anadil olur mu? Hazret kafasında hayalî bir şablon çizmiş ya ne yapıp edip o şablonu doldurma gayretine düşmüş! Günümüzdeki Putkaradzeler de öyle!

Bir araştırma yapılacak olsa, günümüzde Gürcistan’da soylu aileler arasında onları tespit edebiliriz: Canbakuryan, Barataşvili, Yaralişvili, Solagaşvili, Amilaxori, Xidirbegişvili, Tumanişvili, Becanişvili, Kabaxaşvili, Ağaşvili, Karagozişvili, Laladze, Melikişvili, Urkmazaşvili…

Gürcistan’da Azgur, Arguet, Çoraget, Xalxal, Xoni, Xunan, Onoguri, Sığnak, Taşırk, Sarkınet, Kızık, İmeret gibi yer adları, Türk oymaklarının adını taşımaktadır. Bu konuda merhum hocamız Prof. Kırzıoğlu’nun, “Gürcistan’da Eski Türk İnanç ve Geleneklerinin İzleri” başlıklı tebliğ metninde daha birçok malzeme var.

Türkiye’nin Gürcü bilim adamlarına sağladığı kolaylığı Gürcistan da bize sağlasın araştıralım. Sorup sual edelim. Bakalım neler çıkıyor!

Bu hususta biz deriz ki: Bölgede Sakalardan beri aralıksız ve kuvvetli bir Türk varlığı söz konusudur. Bu arada ufak tefek kavimler de gelip geçmiştir. Yer adlarında tek dil aramak akıl ve bilim dışıdır. Yer adlarında kafaya takılan bazı sesler var. Bu sesler günümüz Türkiye Türkçe’sinde bulunmamaktadır. Ama bu sesler mahallî ağızlarda var. V. Gukasyan bu hususta izahat vermektedir. Bugün Kuzeydoğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan birçok kelimede ts sesi kullanılmaktadır: Tsay/çay, tsox/çok, tseper/çeper, tsoban/çoban vs… Diğer sesler de böyledir. Yani bir sesin bugün İstanbul Türkçesinde olmaması, o sesin geçtiği bütün kelimelerin Türkçe olmadığına delâlet etmez.

Karadeniz’den Erzurum’a Ermenilerle ilgili bir kitap yazan Ermeni papazı J. V. Daşyan, “Gerçek Gürcü halkı, çok küçük sayıda bile olsa Taik’e nüfuz edemedi. Bütün bölgede ismi Gürcü kökenli bir tek köy dahi yoktur. Türkler, Tiflis ve Ahıska’yı himayeleri altına almış olan Acemlere karşı kazandıkları bir zafer sonucu (1549) Tortum’u ele geçirdiklerinde durum bu merkezdeydi. Çıldır savaşından sonra (1578) bu Atabekliğe ait bütün topraklar Türklerin eline geçti.  1828’e kadar Türklerde kaldı.”

Daşyan’ın Taik dediği yer Oltu, Tortum, Yusufeli bölgesidir. Buraya Gürcüler Tao diyorlar. L. Ligeti ise, Daikh/Tayk, Ural’ın Türkçe adıdır, diyor.

Klarcet dedikleri yer, Kalaç adlı Oğuz oymak adını taşımakta, Kalaç yurdu anlamına gelmektedir.

Gürcülerin meşhur tarihçisi Canaşvili, Şavşat’ta Tibet kilisesinden bahsederken, bu isimle ilgili olarak eski Gürcü coğrafyacısı Vaxuşti’ye istinaden, Tibet isminin Toba’dan geldiğini söylemektedir. Tabali, tobeli, göl ve deniz kıyısında yaşayan adam demekmiş! Eğer Tibet ismi, bu kelimeyle ilgiliyse, XIX. yüzyılda Orta Asya’da esaslı araştırma ve incelemeler yapmış olan W. Radloff’un kayıtlarında Toba/Tuba ismini Türk oymağı olarak görmekteyiz. Yine onun metinlerinde, Uba kelimesine oymak, dağ, nehir, köy ve göl adı olarak sık sık rastlarız. Artvin coğrafyasında da bu tür adları görüyoruz. Putkaradze, Şavşat köylerinden Ube ismini şöyle izah ediyor: “Gürcüce’de ube sözcüğü elbisenin bir parçası (cep gibi) ve deniz koyu anlamında kullanılır. Bu ad köye coğrafi durumundan dolayı verilmiş olabilir.” Yani hangi kelime olursa olsun, mutlaka Gürcücedir mantığı! Radloff’un notlarında Daba ve Baraba isimleri de boy, bölge ve dağ adı olarak geçmektedir. Karagöl adı dahi Türkistan coğrafyasında çok yaygındır. Barxa, Kaçkar isimleri de öyle. Kaçgar, hem bir Türk oymak ismi hem de dağ, dere ve yayla adı olarak yaşamaktadır.

Kalax ve Axal kelimeleri neden hep Gürcü etimolojisiyle izah edilmektedir? Kalax, Türkçe’de kalamak, yığmak anlamında olup, ocağı/sobayı kalamak veya otu yığmak, kalak yapmak şeklinde kullanılır. Bu kelime, Lehçe-i Erzurum adlı eserde de bu şekilde izah edilmektedir. Eski Oğuzca olan bu sözü, Dede Korkut Kitabı’nda Oğuz’un başkenti Ağca-kalak şeklinde görmekteyiz. Görüldüğü gibi bu kelime, kale ve şehir anlamında da kullanılmıştır. Ermeniceye kağak, Gürcüceye kalaki şeklinde geçmiştir. Gürcülerin Akhalkalaki dedikleri şehir, Osmanlı kaynaklarında Axal-kalak, Ak-şehir olarak geçmektedir. Gürcüler, Ahıska şehrine yeni kale anlamında Axal-çıxe diyorlar. Orta Asya’da atlarıyla ünlü Axal-teke adlı Türkmen yurdunun ismini de Kartvel diliyle mi açıklayacağız? 

Yine Canaşvili, “X. yüzyılda Şat-berdi kayıtları”ndan söz etmektedir. Allen’in kitabında, Porta’dan, “Çoruh Vadisi’nde Berta veya Şatberdi” şeklinde bahsedilmektedir. Bu kelime, Kür-Şad isminde görüldüğü gibi Türkçe’dir! Şad: vali, şehzade, yabgu demek olduğu gibi Divanü Lügati’t-Türk’te cür’et, cesaret olarak da açıklanmaktadır. Berdi, verdi… Artvin’de Şarbiyet/Şarbet şehir kalıntısı, bu adın hatırası olmalı.

Bunlar bize bir şeyler söylemiyor mu?

Kesin olan bir şey var: Birçok kavim ve medeniyetin gelip geçtiği bir bölgenin yer adlarında tek kök aramak mümkün değil. Buradan kimsenin emperyal arzularına delil çıkmaz!

 

“Türk hükûmeti, Gürcü bilim adamlarının seyahatini sınırlamıyor. 2006 yılında 4-11 Ağustosta Şavşat’ın meydancık bölgesine gittik (s. 8).”

 

Yukarıda dediğimiz gibi, kendi tarihinden ve yaşadığı coğrafyadan habersiz adamlar, devlet-millet yönetirse, ortalığı böyle çakalların kaplaması, köylerimize, evlerimize girip rahatça at oynatması kolay olur. Çünkü onlarda yüz yok, utanma yok! Kendilerine gösterilen medenî ilgiyi böylesine suistimal edebiliyorlar. Ne demeli ki…

 

“Burada yine bir kez belirtiriz ki Gürcistan-Türkiye’nin iyi komşuluk ilişkileri iki ülke için önem taşımaktadır ve bu ilişkilere başkaları da özen göstermelidir. Ulaşımda Gürcistan’ın alternatifsiz rolünün farkındadır. Türkiye’de bulunan Gürcü kültür eserleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin otokton (yerli) Gürcülerin diline sahip çıkalım. Kartvellerin (İmerxevli, Taolu ve Lazların) anadili Gürcücedir (s. 9-10).”

 

Yine aynı yüzsüzlük! Komşuluk ilişkilerinin önemli olduğunu bir defa daha belirtiyormuş! Türkiye’nin Azerbaycan’a giden tek yolu Gürcistan’mış! Sahi neden tek yol burası? Hani komşularımızla aramız iyiydi. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok sözü saçmaydı. O halde yolumuz İran’dan, üstelik Güney Azerbaycan gibi kardeş ülkeden neden geçemiyormuş? Madem Gürcistan yol karşılığında bizden toprak istiyor, lanet olsun bu yola! O yoldan gitmemeli! Baksana adam hâlâ tepiniyor, şurası Gürcü, burası Gürcü diye!

 

“En önemlisi, duygusal yönden öneme sahip asırlardır görmediğimiz kardeşlerimizin özlemi (s. 12).”

 

Hangi kardeşlerden bahsediyor? Ruslarla el ele vererek kırıp geçirdiği Acara muhacirlerinden mi? İstilâ zamanı Rusların gölgesinde Şavşat ve Borçka ahalisine, “Eski dininize dönün! Aksi takdirde Osetlere yaptığımızı size de yaparız!” dediğiniz kişileri mi özlediniz? Onlara hangi duygularla bağlısınız?

 

“Önceden Kartli’nin bir parçası olan Trabzon-Megrel köyü, şimdi Türklerin, Gürcülerin ve diğerlerinin kardeşçe yaşadığı Türkiye’nin büyük bir kenti (s. 15).”

 

Trabzon ne zaman Kartli’nin parçası olmuş, bilen var mı? Bugün orada kardeşçe yaşadıklarından bahsettiğin kavimler yok! Trabzon, Türkiye’nin Türk ahalisiyle meskûn çok değerli bir şehridir. Hepsi bu kadar.

 

“Osmanlı, Gürcülüğü yok ederken şimdiki Türkler, sınırları içindeki Gürcü kültürüne saygıyla yaklaşıyorlar (s. 15).”

 

Osmanlı, gerçekten Gürcülüğü yok etseydi senin gibi adamlar ve en önemlisi Gürcistan diye bir devlet olmazdı. Hangi Gürcü kitabını açsak Osmanlı nefreti saçıyor. Osmanlı’ya karşı davet ettiğiniz Ruslar gelince, bu hareketinizden pişman omdunuz mu olmadınız mı? Osmanlı’yı mumla aradınız mı aramadınız mı? Osmanlı ne kralınıza dokunmuştu, ne kültürünüze, ne dininize, ne de kilisenize! Rus ne yaptı? Önce kral ailesini yok etti, sonra kilisenizi Moskova’ya tâbi kıldı. Sizi sıfır saydı. İnsanlık aynı zamanda insaf demektir. Türkiye sınırları içinde hangi Gürcü kültürü yaşıyormuş? Tam aksine bütün barbarlıklara ve bunca vahşete rağmen Gürcistan’da Türk kültürü yaşamaktadır. Hem de Gürcü ahali arasında. Söylediğiniz gibi Türk dostluğunda samimiyseniz, iki taraf için de güzel bir şeydir. Ama ifadelerinizden dostluk anlamı çıkarmak pek güç!

Gürcistan tarihinde bilinen iki büyük hanedan bulunmaktadır. Bunlardan ilki Orbelli ailesi, ikincisi Bagratlı ailesidir. Orbellilerin Çin’den (Orta Asya’dan) geldiği konusunda bütün tarih kaynakları müttefiktir. Bagratlı Kralı Giorgi, 1177 yılında bu aileyi kökünden kazıyarak yok etti. O tarihten itibaren Gürcü kaynakları bu aileyi nefretle anmaktadır. Orbellilerden bahseden Magalaşvili, “Bu aileden bir kol Grigoryenliği  kabul etmiş ve Ermenileşmiştir. Tarihçi Stefanos Orbelian bu koldandır.” demektedir! Stefanos Orbelyan, Ermenilere sığınarak canını kurtaran birinin oğludur. Onun tarafından yazılan eserde, Orbelli ailesinin MÖ. 600 yılında Çin’den geldiğini, İranlılara karşı zor durumda olan Gürcüleri koruyarak asırlar boyunca onları idare ettiklerini anlatır. Tarihî Orbet kalesi onların adını taşır. Ahıska’daki Orpola köy adı da ihtimal ki onlarla ilgilidir.

Bagratlı ailesi, İspir ve Bayburt’tan yani Çoruh vadisinden tarih sahnesine çıkmıştır. Saka, Bizans ve Arap hâkimlere bağlı olarak hizmet etmişler. Sonraları Kars, Anı, Loru (Borçalı) Gregoryen kolu ile Ardanuç’tan sonra Kutayıs ve Tiflis’e yerleşen Ortodoks Abkaz-Kartvel Bagratlılar kolu teşekkül etmiştir. Kısacası bu aile ikiye bölünmüş, hem Gürcü hem de Ermeni hanedanı hüviyeti kazanmıştır. Yani her iki milletin tahtında da bu aileye mensup kişiler oturmuştur.

Peki Bagratlı ailesinin milliyeti nedir? Gürcüler, hiç şüphesiz Gürcü’dür derken Ermeni kaynakları da şüphesiz Ermeni’dir diyor. Bu hususta Gürcü Magalaşvili ile Ermeni Kurdian arasında cereyan eden yazılı münakaşalar hayli ilginçtir.

Bagratlı ailesinden bahseden Ermeni tarihçisi Vardan, “Ermeni Kralı Aşot, hemşirezadesini Gürcistan’a hükümdar tayin etti. O bir Ermeni evlâdıydı.” diyor. Yine başka bir Ermeni tarihçi Mezoflu Toma, Bagratlı hanedanı aslının Yahudi olduğundan bahisle, “Bu aile, Babil’den esir alınarak getirilmiş, milletimize temessül edilmiştir. Bu krallar bilâhare istilâcıların baskısı yüzünden Gürcistan’a iltica ederek hakikati inkâr etmiş ve Kadıköy mezhebini (Ortodoksluğu) kabul etmişlerdir.” demektedir.

Ama ailenin neş’et ettiği bölge eski Saka yurdu olan İspir, Ardanuç, Bayburt yöresi! Ne yazık ki Türk tarihçileri bu alanda çalışmamışlardır. Bu konuda büyük gayretle çalışan yegâne tarihçi, bölge tarihinin otoritesi merhum Hocamız Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu’dur. Prof. Kırzıoğlu’nun kaynaklarına ulaşamamış, el sürmemiş yerli tarihçiler onun yazdıklarına gözlerini kapatmış, Gürcü ve Ermeni tarihçiler ise onu “milliyetçi” olarak nitelemişlerdir. Yani ırkçılık yapan şahıslar, hocanın kaynaklarını incelemeden reddetmişlerdir. Bu hususta biz deriz ki, Bagratlı ailesinin menşei açıkça ortaya konulmadan bölge üzerindeki tezlerin bir kıymeti harbiyesi olamaz!

Diğer taraftan Gürcüler, bu aile tarafından yaptırıldığı öne sürülen bütün tarihî eserlerin üzerine konarak toprak talebinde bulunmaktadırlar. Üstelik Bagratlılardan başka hâkim unsur olarak bölgede yüzyıllarca yaşamış Hristiyan Kıpçak faktörünü görmezlikten geliyorlar. En büyük Gürcü kaynağı olan Kartlis Çxovreba (Kartli’nin Hayatı/Tarihi), Büyük İskender ordularının bölgeye geldiği zaman onlara karşı koyan Bun-Türk ve Kıpçaklardan bahsediyor. Bunları hatırlamamak olur mu? Daha sonra gelen Hun, Hazar, Oğuz vs. gibi o kadar Türk kavmi buralarda yüzyıllarca at koşturmuş. O hâlde şimdi sorabiliriz: Bölgedeki eski kültür eserleri kimindir?

 

“Artvin kalesi dibinde duruyoruz: Ard-ovanı: Ardi/karti-Gürcü ve Urartuların en eski tanrısı idi. Bunun içindir ki kalenin adının kökü Ardi/Karti (Ard-Ovani>Artovani>Artuani>Artvani>Artvini) . Ermeniler Gürcistan’a Vrastan diyorlar. Bu, Urart demektir, yani Urartular . Üzerine atalarımızın inşa ettiği kaya, Khalda/Arda tapınağı idi şüphesiz. Ard-an-ur-i>Artanuji (r/c) ses değişimi Gürcücede bilinen durumdur . Ataların güçlü izinden dolayı gururlu bir mutluluk

 

Artvin kalesinin dibinde dururken neler düşünülür? Artvin ismini sağa sola uzatarak ondan bir anlam çıkarılabilir mi? Biz, Artvin, Ardahan, Ardanuç, Ardeşen gibi isimlerde geçen Ard/Art- ortaklığı üzerine düşünüyoruz. Ama biz onun gibi kolayca üzerine konamıyoruz. Eğer onun dediği gibi bu kelime Ardovan’dan geliyorsa, işimiz kolay! Deriz ki, bu isim, XI. yüzyılda Selçuklu akınlarıyla fetihlere girişen Eksükoğlu Artuk Beğ’in isminden geliyor. Tokat’ın Artova-Artukabad gibi isimler öyledir. Bu aile Artukoğulları adıyla tarihe geçmiştir. Ama Artvin ismi buradan mı geliyor?

Küçük milletlerin eski medeniyetlere sarılması çok yanlış ve hatta komik! Urartuların eski tanrısından bu kadar yer adı çıkarılabilir mi? Ne kolay: Urartu eşittir Gürcü ve dolayısıyla Artvin… Bir zamanlar Ermenilere eski vatan bulmak için onları Urartu’ya bağlamaya kalkıştılar. Doğu Karadeniz’e sahiplenmek için bu bölgenin tarihî adı Haldi’yi izah etmek için Urartu tanrısı Halti-k’i ortaya sürdüler. Sonra ne oldu? Tutmadı. Zira Urartu diliyle Ermenice arasında bir bağ kurulamadı. Şimdi Urartu olma sırası Gürcülerde mi? Onlar da bir Urartu tanrısından imdat istiyorlar! Gürcü tarihçi Melikişvili yıllarını bu konuya verdi, boş yere! Kısaca ifade etmek gerekirse Artvin’de Urartu yok! Van merkezli Urartu’nun sınırları, batıda Malatya, doğuda Urmiye Gölü, kuzeyde Gökçe Göl ve Çıldır Gölü, güney sınırı belirsiz… Şimdi devam et, Ardi/karti, kurti, murti, Urartu!?

Artvin ismine gelince, biz deriz ki, bu isim, horasan ve İran’da büyük bir devlet kurmuş, hâkimiyeti Sasanlılara devrederken bir kısmı Anadolu’da Pontus Devleti kurmuş olan İskit/Arşaklı-Part sülâlesinden Kral Artavan’la ilgili olması daha makûl görünmektedir. Tebrizli tarihçi Zehtabî, kitabında bu sülâle hakkında teferruatlı bilgi vermektedir. Bugün Ermeni başşehri olan ve Ermenilerin Yerevan dedikleri Revan şehrinin ismi de bu sülâleye mensup bir kralın adını taşıdığı kanaatindeyiz.

Kuzeydoğu Anadolu ve Güney Kafkasya’da bin yıl hükümran olmuş Bagratlı sülâlesinin de aynı kökten geldiğine dair hayli bilgi var.

Ermeniler Gürcistan’a Vrastan diyorlarmış, bu da Urartu demekmiş! Ermenilerin Gürcülere Vırk, Vrats, Gürcistan’a de Verya dedikleri doğrudur. Ama bu, İber-İberya isminin versiyonudur. Urartu’yla ne alâkası var? Türkler ve İranlılar Gürcü ve Gürcistan derken, kendileri Kartvel ve Sa-Kartvelo demektedirler. Gürcü adı Türklerden dünyaya yayılmış, Georgia-n benzeri isimler kullanılmıştır. Böyle palavralarla icat ettiğiniz “ataların güçlü izinden dolayı gururlu bir mutluluk” duyabiliyorsanız helâl olsun! Ama bu tür zorlamalar insana nasıl gurur verebilir, anlamıyorum!

 

“Yüce İmerxev halkı günümüze kadar atalarının inşa ettiği kaleler, tapınaklar, teraslar, köprülerle övünç duyuyorlar. Bu Gürcülerin kor’unu küllendirmek kabahattir. Onlara ülkemizin desteği gereklidir. Sahip çıkın, köklerimizden kopuyoruz, çırpılıyoruz diyorlar (s. 25-26).”

 

İmerxevlilerin muhterem bir halk olduğunda şüphe yok. Fakat bölgedeki tarihî eserlerden Kartli’ye bir şey çıkmaz. Neden çıkmayacağı, buraya kadar anlattıklarımızdan kolayca anlaşılır. Ama sizin kor’unuzun küllenmesi kabahatse, ona karışmayız. O zaman küllendirmeyin, korun üzerine yelpaze sallayın! Arkasından varınızla yoğunuzla yürüyün İmerxev üzerine! Bu tarihî toprakları Tiflis’e bağlayın, kurtulalım bu saçmalıklardan. Öyle ya başka türlü nasıl destek verebilirsiniz ki. İmerxevliler sizin desteğinizi istiyorlarsa eğer! Kökünden kopan kimse yok. Onlar ulu Türk çınarının kökleri üzerinde yiğitçe duruyorlar. Bunu tarihte Türk-Rus muharebelerinde gösterdiler. Kartli ile aynı safta olmadılar. Rus istilâsı yıllarında bile Türk vatanseverliğinin en güzel örneklerini gösterdiler. Türk muharebelerinde Çoruh gönüllülerinin ayrı bir yeri vardır. TBMM I. Devre Batum Mebusu Murgullu Edip Dinç’in günlükleri yayımlanıyor. Orada kimin nerede savaştığını, hangi kökler üzerinde yüceldiğini görürsünüz.

 

“Hayal kırıklığıyla gittik Agara’ya doğru. Yolda oğlan çocuklarına yetiştik. Gürcücemizi anlamıyorlardı. Türk’üz dediler. Oysa Agara-Khokhlev’e doğru hep Gürcü köyleri var .”

 

Tabii ki hayal kırıklığı yaşayacaksınız. Bundan tabii ne olabilir ki. Türkiye’de bütün etnik gruplar orijinal haliyle yaşıyor ve Türk milletinin geniş gönlünde herkes bir yer buluyor. Bundandır ki, Kafkasya’da ve Rumeli’de vahşete maruz kalan topluluklar, ana vatan diye bu ülkeye can atmışlardır. Bundan da kimsenin şikâyeti yok Tariyel! Bunu anlayabiliyor musun? Bir zamanlar Türk olarak Gürcistan’a gelip Hristiyan olarak eriyip giden Gurya, Xevsur ve Kaxet sakinlerine Türk köklerinden bahsetmenin ne anlamı olur ki…  Önemli olan onların kendilerini nasıl hissettikleri ve hangi duygularla yaşadıkları değil mi? O halde siz İmerxev’in şanlı ahalisi arasında nifak tohumları ekmekle ne kazanacağınızı umuyorsunuz?

 

“Konuştuklarımızdan birinin adı Halit Güneş/Shavketlidze, 47 yaşında. İyi ev votkam vardı, teklif ettim, nezaketle hayır dediler. Ben kadehle dua ederim, bizim adetimiz böyle dedim .”

 

Biz, insanların kutsal saydığı şeylere saygı duyarız Tariyel! Şevket’in oğlunu Shavketlidze diye anmak saygısızlık değil mi? Kadehle dua edilir mi? bu ne ilkellik? Hangi dinde var böyle bir şey? Hristiyanlıkta da yok! Bari propagandaya geldiğin insanların arasında bunu yapma! Böyle bir densizlik yaptınsa da yazma! Sen ne biçim bilim adamısın? Onlar senin teklifini nezaketle geri çevirdiler, sen ise onlara sövercesine votkayı diktin ve böyle ibadet ettiğini söyledin! Ne demeli, yakışır!

 

“Laz, Tao ve Acara’da bütün eski köprü ve kaleler Tamar’ın adını taşıyor .”

 

Bölgede Tamar’ın şöhreti olduğu doğrudur. Fakat Tariyel bundan ne çıkarıyor pek anlamadım! Bir kere Macar tarihçisi Laszlo Rasonyı’nin ifadesiyle, “Kraliçe Tamara’nın damarlarında Kıpçak kanı vardır.” Bölge ahalisi tahtta oturan kadına sempati duyar. Türkiye’de yakın zamanda Başbakan olan Tansu Çiller’in şahsına da halk sempati gösterirdi. Gürcü tarihçi Magalaşvili’nin ifadesiyle: “Kaleler, kiliseler, manastırlar ve âbideler gibi bütün kadîm yapıları, Kraliçe Tamar tarafından veya onun zamanında yapılmamışsa bile onun eseri olarak kabul etmektedirler.” Tariyel Bey anlamalı ki, bir milletin tarihi, efsaneler üzerine bina edilemez!

 

“Anne babanın dilini unutmalarını eleştirdim (s. 33).”

 

Bay Putkaradze, ilmî bir seyahat maksadıyla resmî izinle geldiği bölgede nelerle uğraşmış! Bu davranışını izah etmeye terbiyemiz müsaade etmiyor, geçiyorum.

 

“Gençler tepki gösterdiler: Eski adları ne yapacaksınız? Neyinize lâzım? dediler. Birisi de izniniz var mı, diye sordu. Sesimi yükselttim. Bizim gezimiz resmi, amacımız, dedenin bildiği adları saklamaktır, dedim .

 

Müellif, Şavşat’ın asil insanlarını iğfal edememenin öfke ve hırçınlığı içindedir. Gençler, kendi asaletlerine yakışır bir vakarla ona itiraz etmişler. Faaliyetini tasvip etmemişler. Misafir olduğu için de hakkından gelmemişler. Ama o ne yapmış, sesini yükseltmiş! Eh ne denir ki…

 

“Büyük tarihiniz var ve bunu bilmiyorsunuz. Tarihinizi tanıtın ki, size saygı duysunlar. Kendi köklerinizi sevin ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti için çalışın . Birisi, Samnati ne demektir, diye sordu. Camiyi gösterdim. Orada kilise olmalıydı. Kilise bakıcısı Mnate de orada yaşıyor, mumlar yakıyor, çanlar çalıyor ve halk da etrafındaki alana Sa-Mnate (Mnate’nin yeri) adını veriyor, dedim .”

 

 Bay Putkaradze, Şavşatlılara tarih dersi vermeye gelmiş! Ama öyle anlaşılıyor ki kimsenin ondan ders talebi yok. “Tarihinizi tanıtın ki size saygı duysunlar” ne demek? Şavşatlılar tarihini biliyor. Bu ülkede Şavşatlılara saygı göstermeyen kimse mi var? Bu ülkenin belli başlı hainleri haricinde, birbirine saygı göstermeyen kimse yoktur. Hele Artvin coğrafyasında böyle bir şeyin telaffuzu dahi saçmalıktır! Papaz Mnate neredeyse gelsin çanını çalsın, eğer çan çalınmasını isteyen bir cemaat varsa! Ama bu bölgenin ahalisi temiz Türk-Müslüman atlası içindeki nezih yerine almıştır. Onlar şimdi yanık sesli müezzinlerin ince minarelerden okuduğu ezanlara kulak vermektedirler! Bunu anlamayanlar İmerxev’e bir daha gitsinler!

 

“Sholtisxev’in etimolojisini de yaptık. Aspinza’da da böyle bir yer adı var: Shor-et-i .”

 

Bay Putkaradze, yine yer adlarına takılıyor! Şol ismini Şor şekline getirerek bunu Gürcüce yapıyor. Halbuki Şor, Altaylı bir Türk uruğunun adıdır. Türkistan’da Şorca köy adı bulunmaktadır. Alman Türkologu W. Radloff, bunlarla ilgili teferruat vermektedir. Şor, bir kavim adı olup, -et takısı da bazen çokluk bazen de yer-yurt anlamı katmaktadır. Şor-et: Şorlar yahut Şor yurdu anlamına gelir. Fakat bu izah Gürcüce değil, tamamen Türkçe!   Aspinza’da bilmiyoruz fakat Ahıska’nın Adigön ilçesinde Şolaver, Hırtız tarafında ise Şaloşet köyleri vardır. Hatta Kazakistan’ın Taraz şehrinde yaşayan sürgün Ahıskalılardan Şaloşetli bir doktor, geçen sene gelip Şavşat köylerini gezmiş, doktorluk da yapmış; “Şavşat ismi bizim köyden gitmiş!” diyordu. Şor, kelimesi, Artvin ve Ahıska ağzında tuzlu su anlamına da gelir.

Neyse, bu hikâye uzun!

Birileri İstanbul’a Konstantinopol diyebilir! Ama nasıl anlatmalı ki 29 Mayıs 1453’te tarih burada yeniden yazıldı! Sen ne dersen de!

 

“Bizi misafir eden köy okulunun müdürü Soner Göğerçin’e dedim ki, Türkiye için Türk dünyasına ulaşmanın yolu Gürcistan’dan geçiyor. Devletiniz buradakilere Gürcü dilini öğretmeli. Gürcü kültür eserlerine sahip çıkmalı. İki taraflı kardeşlik budur. Yoksa tek taraflı kardeşliği biz Rusya ile deneyerek gördük ve hayır dedik .”

 

Bay Putkaradze kendisini misafir eden bir köy okulunun müdürüne de ders vermeye kalkışıyor! Bak diyor, yolunuz Gürcistan’dan geçiyor! Buradaki Gürcülere iyi bakmazsanız yolunuzu keseriz! Bu adamı kim getirmiş, aklın alacağı iş değil. Adam bilimsel araştırma yapacağım diye gelmiş. Fakat burada kendini unutmuş! Siyasî propaganda yapmaya kalkışmış! İki taraflı kardeşlikten bahsediyor! Rusya örneğini veriyor. Halbuki bu örnek bize lâzım değil. Bu örneği kendileri iyi incelemeli, iyi düşünmelidirler. Tek taraflı dostluk Türkiye için geçerlidir. Yani hep veren! Fakat karşılığında hiçbir şey almayan ve insanlık dahi görmeyen bir ülke!

 

“İvet’te bir cenaze töreninde yiğit görünümlü, bıyıklı, kıvılcımlı gözler, Gürcülüğe sevgiyle bağlı ve sezgili, bulanık Gürcü: Tarihimizi bilmiyoruz, dilimizi unutuyoruz, çocuklar anadillerini konuşamıyorlar. Gürcistan da bizleri görmüyor, dedi. Avrupa birliği ilkeleri hepimizi birleştirir dedim .”

 

Birileri gibi o da Avrupa Birliği’nden çok şey bekliyor! Öyle ya Avrupa Birliği, küçük etnik grupları da insan hakları adı altında küçük elementlere bölecek, sonra da kolayca yutacak! Yugoslavya’da yaptığı gibi. Şimdi sıra Orta Doğu ve Kafkaslar! İvetli hemşehrimiz gerçekten “Gürcistan bizi görmüyor!” gibi bir lâf söyledi mi? Bilmiyoruz. Gürcistan, İvet’i nasıl görecek? İvetlilerin buna ihtiyacı var mı? Ankara’nın görmesini isteyebilirler ama Tiflis’in ilâcı olsa kendi başına sürer!

 

“Ube’de çok kısa süre durduk. Ubeliler soğuk göründü bana. Burada temkinli olmak lâzım, ev sahipleri uyarıyorlar, burada da karışık millet var .”

 

Demek ki hazret Oba’da dersini almış. Orada karışık millet yok! Aynı kültürü yaşayan bir millet var!

 

“Yine Ardanuç’un nostaljisi. Şimdi Ardanuç civarında artık Gürcüce duyulmuyor .”

 

Kitabının sonunda Ardanuç takıntısını dile getirmiş! Hazrete birileri demeli ki Ardanuç’ta Gürcüce hiçbir zaman olmadı. Gözlerini ve kulaklarını buraya dikmenin yegâne tutamağı, Kartli kralları olan Bagratlıların buradan çıkması! Ama yukarıda bahsettik, Bagratlılar Kartvel değil ki…

İşte böyle! Şavşat derelerinde ilmî araştırma yapmak için gelen Acaralı hemşehrimiz Bay Putkaradze, bakın nelerle uğraşmış! Yazık bu enerjiye, yazık bu boşa giden gayrete! İkide bir zikrettiği komşuluk ahlâkına uygun bir mesai harcasa, bu coğrafya hepimiz için cennet olur. Bu coğrafyada adam gibi dostça yaşamak için Avrupa Birliği’ne filan ihtiyaç yok. Yeter ki siz ve sizin gibiler rüya âleminden çıkıp gerçek alemde ayağınızı yere basınız. Biz, Türk ve Gürcü ahali arasında böyle bir toprak davasının olmadığını düşünmekteyiz. Sadece birtakım sarhoş yarı aydınlar suyu bulandırmaktadır. Bu tür Sovyet devri soğuk savaş artıklarının sahneden çekilmesiyle Türkiye ve Gürcistan dostluğunun her alanda daha da ilerleyeceğinden şüphemiz yoktur.

Biz bu meselelere Gürcü dostlarımız gibi bir pencereden bakarak değil, ilmin namusuna halel getirmeden, tarafsız kaynaklara, bu arada başta Gürcü ve Ermeni kaynaklarına da bakarak iddialarla ilgili mülâhazalarımızı ifade etmeye çalıştık. Gönül ister ki bu metotla ve müşterek mesaiyle çalışalım. Ama şoven taassuba tutulanlarla böyle bir çalışma, şimdilik imkân dâhilinde görünmemektedir.

Netice itibariyle Gürcü aydınlarının hepsinin Putkaradzeler gibi yalınkılıç şovenlik ve misyonerlik yaptıklarını söyleyemeyiz. Meselâ bir dergide okumuştum, Nunu Gurgenidze adlı bir hanımefendi, Gürcistan’da Türkoloji çalışmaları yapıyor. Türkçe ile Gürcüce arasında mukayeseli dil bilgisi yazıları kaleme alıyor. Sözlük hazırlıyor. Hiçbir komplekse kapılmadan Gürcücedeki Türkçe kelimeleri tespit ediyor vs. Nunu Hanım gibi bilim adamlarıyla ortak mesai yapmayı arzu ederiz. Geçen sene Kars Kafkas Üniversitesinde Gürcü dili bölümü açıldı. Burada öğrenciler Gürcü dili ve edebiyatı okuyorlar. Geç kalmış olmakla beraber biz bunu alkışlıyoruz. Zira ancak bu şekilde dil, tarih ve kültür alanındaki müşterek değerleri tespit edebilir ve bu birikimi dostça paylaşabiliriz. Bu iki devlet ve iki millete iyilik böyle yapılır. Yoksa Putkaradzeler gibi şövalyelik yapmak, dostluğa değil tam aksine nifak ve düşmanlığa sebep olur. Öyleyse herkes haddini, hududunu ve sorumluluğunu bilmelidir.

 

Kaynaklar:

 

1.      G. Magalaşvili, Ermeni-Gürcü Münasebetleri Tarihi Etrafında, Birleşik Kafkasya, No. 10, München 1953.

2.      G. Magalaşvili, Haçlı Seferleri Devrinde Kafkasya Tarihi Üzerine, Birleşik Kafkasya, No. 30-32, München 1954.

3.      Hakovb Karnetsi (Erzurumlu Yakob), Erzurum veya Yukarı Ermenistan’ın Topografyası, Paris 1919 (Daktilo tercüme).

4.      Hrand D. Andreasyan, Türk Tarihine Aid Ermeni Kaynakları, İÜ-EF Tarih Dergisi, S. 2, İstanbul 1950.

5.      J. Vard. Dashian, La Population Armenienne de la region comprise entre la mer Noire et Karin (Erzourum) (F. Macler), Vienne 1922.

6.      Kemal Balkan,Urartuluların Kökeni ve Dilleri, TTK Belleten, S. 191-192, Ankara 1985.

7.      L. Ligeti, Bilinmeyen İç Asya (Çev. S. Karatay), Ankara 1946.

8.      Laszlo Rasonyı, Tarihte Türklük, Ankara 1971.

9.      M. Fahrettin Kırzıoğlu, Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar, Ankara 1992.

10.  M. Fahrettin Kırzıoğlu, Gürcistan’da Eski Türk İnanç ve Geleneklerinin İzleri, I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, c. IV, Ankara 1976.

11.  M. Fahrettin Kırzıoğlu, Manzum Lehçe-i Erzurum Yasmasındaki Halk Sözleri, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten 1962, Ankara 1963.

12.  Mehmet Takî Zehtabî, İran Türklerinin Eski Tarihi, Tebriz 1389.

13.      Mezoflu Toma, Temür ve Halefleri Tarihi (Çev. H. Andreasyan) daktilo metin.

14.      Mirza Bala, Gürcistan, İA.

15.      Müverrih Vardan, Türk Fütuhatı Tarihi (Çev. H. Andreasyan), İÜ-EF Tarih Semineri Dergisi, 1/2 İstanbul 1937.

16.      N. Berdzenişvili-S. Canaşia, Gürcüstan Tarihi (Çev. H. Hayrioğlu), İstanbul 2000.

17.      M. G. Canaşvili, Gurya, Çoruh Havzası ve Çanetya, Tarih-Arkeoloji Araştırmaları, St. Petersburg 1897.

18.      Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 1973.

19.      Prenses Bagration, Tarihte Kafkasya ve Rusya, Kafkasya, No. 11-12, München 1952.

20.      Urfalı Mateos, Vekayi-Nâmesi, Ankara 1962.

21.      V. L. Gukasyan, Azerbaycan Dilinin Teşekkül Tarihine Dair Geydler, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 31, 1984.

22.  W. Radloff, Sibirya’dan (Çev. Ahmet Temir), Ankara 1954.

23.  W. D. Allen, History of The Georgian People, London 1932.

24.  Yunus Zeyrek, Batum Mebusu Edip Dinç’in Günlüğü (1918, 1921), Bizim Ahıska Dergisi, Sayı: 9, 10, Ankara 2008.

25.  Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981.

26.  Zeki Velidî Togan, Bugünkü Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul 1981.

 

             Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi  YUNUS ZEYREK  Hocamıza Bu Güzel Çalışmalarından Dolayı Sonsuz Teşekürler.

                                                               Akdamla Köyü Web Ekibi Adına  SERDAR AKDAMLA

                                                                                          www.akdamlakoyu.com